Ekonomik ve Mali Analiz

23 Mart 2016 Çarşamba

Bankalar çok kâr ediyor fenomeni!

16:48 Posted by Hacker62 No comments
pilot
Her üç ayda bir ekonomi gündemimizi meşgul eden konulardan biri bankaların çok kar elde etmesi meselesi. Konu adeta bir fenomen haline dönüştü. Elde edilen karın yüksekliğini eleştiren ve bu karın normalliğini savunan iki taraf var. Bir de konuyu kendisine göre yorumlayan kalabalık bir kitle. Tarafların argümanlarını dinlediğiniz zaman bir şeyin gözden kaçtığını fark ediyorsunuz. Ne karı eleştirenler ne savunanlar ne de uzaktan görüşlerini bildirenler gerçeği tam olarak kavrayamamışlar. Aslında tüm mesele sıvı yasağı nedeniyle uçağa alınmayan bir şişe suda saklı. Nasıl mı?

Uçaklarda sıvı kısıtlamasının yeni başladığı günlerden biriydi. US Airways adına çalışan bir pilot, Elwood Menear, 13 Ocak 2002'de Philadelphia Havaalanına giriş yapıyordu. Yapılan kontrolde çantasında "1 şişe su benzeri" bir şeye rastlandı. Kurallar gereği bunu bırakması istendi. Elwood kuralları biliyordu ve pek rahatsız olmadı. Görevli suyu alırken Elwood görevliye doğru eğilerek bir şeyler fısıldadı. Söylediği tek cümle söz işini kaybetmesine ve tutuklanmasına sebep oldu. Dava aylar sürdü. Elwood US Airways'deki en akıllı pilot muydu bilmiyoruz ama gerçeği kavrayabilme yeteneği en gelişmiş pilot olduğu açıktı. Bugün bile havacılık sektörü Elwood'a henüz cevap verebilmiş değildir. Aylar süren hukuki kavgalara sebep olan Elwood ne mi demişti? Aynen şunu: "Niçin bir şişe su nedeniyle kaygılanıyorsunuz ki, ben istersem uçağı düşürebilirim."

Bankaların çok kar elde etmesi meselesine yeniden geri dönelim. Bankaların elde ettiği karın neredeyse tamamına yakını verilen kredilerin içinden alınan faiz ve komisyonlardan elde edilir. Havale ve hesap ücretleri benzeri bankacılık hizmetlerinden elde edilen karlar toplam kar rakamı içinde son derece önemsiz durur. Her çeşit krediler, kredi kartları ve overdraft hesaplar benzeri kredi işlemleri sonrası açılan krediler karşılığı alınan faiz ve komisyonlar bankaların karını oluşturur. Yani elde edilen gelir ticari şirket mantığıyla yapılan bir işten değil, merkez bankalarının asli görevi olan para basmayı bankalara devretmiş olması nedeniyle yapılan işten elde edilmektedir. Elde edilen gelirler tümüyle para yaratma sürecinin karşılığı olarak alınmaktadır. Bir bakıma müşterilerin kendi paralarına dokunulmaz. Verilen kredi üzerinden komisyon ve o kredinin işletilmesinden elde edilecek gelir üzerinden faiz alınır. Şimdi meseleyi biraz daha açıklığa kavuşturalım.

Bir ekonomi düşünün, bir yıl içinde kredi kartlarıyla 500 milyar liralık harcama yapıyor. Bireysel kredi ile yaptığı harcamalar 300 milyar liranın üstünde. Şirketlerin kullandığı krediler ise neredeyse 1 trilyona yaklaşıyor. Kısaca söylemek gerekirse ekonomi krediyle yürüyor hale gelmiş. Harcamaların neredeyse tamamı bankalar tarafından yaratılan krediler ile yapılıyor. İşte, bankaların elde ettiği kar da bu krediler üzerinden alınıyor.

Şimdi basit bir düşünce deneyi yapalım. Bankalar tüketici kredilerinden yeterli faiz alamıyorum diye bu tür kredileri azaltsa, kredi kartlarından aidat geliri elde edemiyorum diye kart vermeyi durdursa, ticari kredilerden alınan komisyonlar tatmin etmiyor diye bu tür kredileri yavaşlatsa sizce bu ekonominin hali ne olur?

Fazla düşünmeye hiç gerek yok. Yanıt Elwood'un sözlerinde saklı. "Niçin bir şişe su nedeniyle kaygılanıyorsunuz ki, ben istersem uçağı düşürebilirim."


İşte, tüm mesele budur. Bankaların yarattıkları para karşılığı elde ettikleri gelirler nedeniyle eleştirilmeleri hatadır. Buradaki dengenin ne olacağına karar verecek olanlar yine onlardır. Çünkü ekonominin pilotu artık bankalar ve isterlerse uçağı düşürebilirler.

Ekonomi yorumcularımızın en acayip 9 lafı!

16:35 Posted by Hacker62 No comments

wall stret
Ekonomi ve finans yorumculuğu giderek popülerliğini arttırıyor. Cebinde 100 doları ya da hesabında 2 lot hissesi olandan üniversitede akademisyenlik yapana herkes sosyal medyada yorum yapıyor. Hemen ardından da yaptıkları şeyin yatırım tavsiyesi olmadığını söylüyorlar. "Dolar yükselecek" şeklinde yorum yaptıklarında düzenleyici kuruluşların peşlerine düşecekleri gibi bir paranoyaya sahipler herhalde. "Evi arabayı sattım, altın aldım; altın yükselecek. Yatırım tavsiyesi değildir." E nedir kardeşim öyleyse? "Ben yaptım, siz yapmayın" diye mi yazdın? Hemen karşı yorum gelmekte gecikmiyor: "Maalesef arkadaşlar düşecekkkk! Yatırım tavsiyesi değildir." Biz daha diğer arkadaşın kim olduğunu düşünürken sen nereden çıktın birader. Buffett adına "fuatavni"lik mi yapıyorsun? "k" harfini dört kere arka arkaya yazınca yorumuna gerçeklik ve kesinlik kattığını mı düşünüyorsun? Yatırım tavsiyesi değilse kendin için yazıyorsun öyleyse; insan kendi için not ya da hatıra defteri yazmaz mı? Yoksa herkes yazıyor, ben de yazayım diye mi düşündün? Ya da çıktın televizyona, "yatırım tavsiyesi değildir" diye diye bir şirketin hisse senedinin düşeceğini söyledin. Hatta koro tutup onlara da yatırım tavsiyesi değildir diye şarkı yaptırdın. Sosyal medya hesabında da bunu tekrarlamaya devam ettin. Hisse senedi de düştü. Şimdi "yatırım tavsiyesi değildir" demenin seni kurtaracağını mı düşünüyorsun?

Kısacası bu "yatırım tavsiyesi değildir" hadisesi karmaşık bir meseledir ve çözümlenmesi bu kadar basit değildir. Parasını bu asılsız yorumlara göre harcayacak birileri varsa, bu da ayrı bir sorundur zaten. "Evlilik vaadiyle kandırılan kız" misali araştırılması gerekir.

Zaten şaşılası bir durum daha vardır. Yazdıklarının altına "Yatırım tavsiyesidir" diyen bir kişiye bile rastlayamazsınız. Ne kadar tuhaf değil mi? Anlaşılan yatırım tavsiye yapmak seks gibi bir şey; toplum önünde yapılması mazur görülmüyor. Yatırım tavsiyesini herkesin eşine ya da sevgilisine yapması gerekiyor. Neyse bu konuyu fazla uzatmayalım. Anlaşılan "yatırım tavsiyesi değildir" demek "popomdan uyduruyorum" demenin görgü kurallarına göre oluşturulmuş şekli galiba.

Yatırım tavsiyesi olmayan yatırım tavsiyelerine baktığımızda ise daha tuhaf bir durum çıkıyor karşımıza. Yorumlarda kullanılan ifadeler gizli bir tarikatın iletişim sözcükleri gibi. Soyut, bulanık ve tam olarak neyi anlattığı belirsiz. Evrensel gibi gözüken bir dizi kavram kullanılıyor ama ne anlatılmak istendiği tam olarak anlaşılmıyor. Bu bulanık dilin en temel ögelerini bulmak için bir araştırma yapalım dedik. Finans ve ekonomi yorumlarını inceleyerek yorumlarda en çok kullanılan ifadeleri bulduk. Bunlarla ne ifade edilmek istendiğini ve aslında bunlardan ne anlam çıkarılabileceğini kıyasladık. İşte ekonomi yorumcularının yorumlarında en fazla kullandığı 9 kavram ve karşılaştırmalı anlamları:

1- Piyasa aktörleri

Anlatılmak İstenen: Piyasa dinamikleri içinde etkin olması ihtimal dahilinde olan düzenleyici kuruluşlardan büyük yatırımcılara kadar herkes.
Anlaşılan: Aslında piyasalar sadece aktörlerin yer aldığı, aktrislerin olmadığı "maço" yerler değildir. Erkek ekonomi yorumcularının yorum yaparken kullandıkları üç ses aşağıdan tiz sesleri piyasaların efemine yerler olduğunu bile düşündürtebilir. Hatta yorumcuların kıvırmadaki ustalığına bakarak piyasanın aktör değil dansöz dolu olduğunu bile düşünebilirsiniz. Ama her halükarda "alemin kralı"nın onlar olduğunu herkes kolayca sezer.

2- Beklentiler paralelinde

Anlatılmak İstenen: Ekonomik öngörü sahiplerinin daha önceden öngörebildiği bir durumun gerçekleşmesi.
Anlaşılan: Mesela "Milli gelir beklentiler paralelinde gerçekleşti" diyen bir yorumcu aslında şunu demek ister: "Üzerinde konuşup çenemi yormaya değmez. Zaten böyle olacağını ben biliyordum." Senin de aklından şu geçer: "Ya, koca ülke üç ay boyunca gece gündüz çalışıp çabaladık, bir milli gelir ortaya çıkardık ama zaten arkadaşlar bunu önceden biliyormuş..." Acaba çalışmasa mıydık diye aklından geçirme çünkü onlar bunu da bilirler. Çünkü ekonomi yorumcuları bir ülkenin ne kadar üreteceğini zaten hep bilirler. Onlar bilemese bile "canikosu" mutlaka bilir.

3- Piyasanın ne tepki vereceği önemli

Anlatılmak İstenen: Bir gelişme sonrası piyasanın nasıl etkileneceği sonraki gelişmeler için de belirleyici olacak.
Anlaşılan: Piyasa tepki verebildiğine göre canlı olsa gerek. Yorumcunun normal ifadesine bakarsan samimi bir arkadaşı bile olabilir. Hatta asker arkadaşı bile olabilir. Ama kesin olan şey tepki verebildiğidir. Kızabilir, gülebilir, memnun olabilir, hatta küfür bile edebilir. O nedenle dikkatli olmanız gerekir.

4- Borsanın nabzı

Anlatılmak İstenen: Borsa endeksinin değişimi.
Anlaşılan: Borsa da sizin gibi etten kemiktendir. O nedenle de kan akışı vardır ve bu akışın sürekli ölçülmesi gerekir. Öğrenmeniz çok işinize yarar. Ayrıca şunu da unutmayın. Ekonominin nabzı, para piyasalarının nabzı, doların nabzı hatta altının bile nabzı vardır. Kendi nabzınızı boşverin, bunlara bakın.

5- Tepki alımı

Anlatılmak İstenen: Borsanın yeteri kadar düştüğünü düşünenlerin hisse senedi alması.
Anlaşılan: Bizim "gül gibi" borsamız vardı, hep yükseliyordu. Ama siz kendini bilmezler bizim borsamızı düşürdünüz. Biz bunu hiç hak etmiyorduk. Bir araya geldik ve dedik ki, borsamızı düşürenlere bir tepki verelim ve hisse senedi alalım. İşte, bak aldık. Herhalde bir daha gücümüzü test etmeye kalkmazsınız.

6- Beklenti satın alındı

Anlatılmak İstenen: Gerçekleşen olayın piyasaya etkisinin daha önceden öngörülerek fiyatlara yansıtıldığı.
Anlaşılan: Beklentiyi yaratan bilgiyi öğrendiğinizde yatırım yapmanız bir işe yaramaz. Çünkü bazı "anasının gözü" yatırımcılar bunu çok önceden öğrenip yatırım yapmışlar ve fiyatları yukarı çekmişlerdir zaten. Sen resmen uyumuşsun; bak adamlar ne kadar zeki. Sana tavsiyem daha öngörülü olman. Mesela Einstein ne diyor; "3. Dünya savaşını bilmem ama 4. Dünya savaşı taşlarla yapılacak." E ne duruyorsun, beklentiyi satın alıp hemen taş üreten bir şirketin hisse senetlerini alsana.

7- Endeks 83.000 seviyelerine tutunmaya çalışıyor

Anlatılmak İstenen: Borsanın düşme ihtimalinin yükselme ihtimalinden daha fazla olduğu.
Anlaşılan: Ne güzel yükseliyordu borsamız, ama ortaya çıkan gelişmeler borsamızı düşüşe geçirdi. Şimdi batmamak için tutunacak bir dal arıyor. Bunu yapanların ocaklarına ateş düşsün inşallah.

8- Alıcılı açılış

Anlatılmak İstenen: Borsanın işleme başladığı dakikalarda endeksin yükselmesi.
Anlaşılan: Demek ki bize öğretilen hatalıymış. Bir alıcıya karşılık bir satıcı olması gerektiği doğru değilmiş. Sadece alıcı olunca da borsa çalışabiliyormuş. Hisse senetlerini birinden almadığına göre gökten düşenleri topluyor demek ki...

9- Eş zamanlı veri akışı

Anlatılmak İstenen: Verinin açıklanır açıklanmaz sizi sunulacağı.
Anlaşılan: Zaten canlı yayındaysak bunu bir daha söylemenize neden gerek var ki? Canlı yayındayken banttan yayın yapılabiliyor mu? Neyse, bu paradoksal durumu açıklamaya kalkışırsak işin içinden çıkamayız. Erol Evgin'in dediği gibi: Hani bir hisse kayar ya; Hani ardından trend kırılır ya; İşte öyle bir şey.


Bu kavramlarla hangi ekonomik çıkarımın yapılacağı bile belli değilken, bir de söyleneni yatırım tavsiye sanmak hiç akıllıca gelmiyor. Karar size kalmış artık. Ha, unutmadan ekleyelim. Bu makalede yazılanlar yatırım tavsiyesidir; yatırım yaparken mutlaka hatırlayın.

4 Mart 2016 Cuma

Senin kobran doğal mı yoksa çiftlik mi?

13:15 Posted by Hacker62 , , , No comments
Kobra
Katılım bankalarımızın sayısı her geçen gün artıyor. Finansal piyasalarımız için son derece olumlu bir gelişme. Piyasadaki oyuncu sayısının artması rekabeti, rekabet piyasa derinliğini, piyasa derinliği ise müşteri refahını getirecek bir durum. Fakat birçoklarının kafasındaki soru hala cevaplanmış değil: Katılım bankaları faiz vermiyorsa ne veriyor?

Temel yaklaşım katılım bankalarının müşterilerinden topladıkları paraları şirketlere fon olarak kullandırmaları ve oradan gelecek getiri ile para yatıran kişilere katılım payı olarak geri ödemeleri. Ortada ilk bakışta faiz yokmuş gibi gözüküyor. Fakat biraz daha dikkatli baktığınızda kafa karıştırıcı başka bir şeyle karşılaşıyorsunuz. Katılım bankalarının fon olarak yatırdıkları paraları alan şirketlere bakalım mesela. Muhtemelen bu şirketler büyük şirketlerdir. Diyelim ki bu şirketler borsada işlem gören beş yüze yakın şirket olsun. İyi ama bu şirketlerin istisnasız tamamı yatırımlarını faiz ödedikleri kredilerle finanse eden şirketler. Yani elde ettikleri getiriyi faiz ödedikleri krediler ile elde ediyorlar. Şimdi bu şirketlere kullandırılan fonlardan elde edilen getiri faizsiz mi oluyor?

Yanıtı merak ediyorsanız aşağıdaki hikayeyi okumanız yeterli:
Hindistan'ın İngiliz sömürgesinde olduğu günler... Ülke kobra yılanı sorunu ile mücadele etmeye çalışıyor. Her yanı saran kobra yılanları her gün yüzlerce insanı öldürüyor... Problemi çözmek isteyen İngiliz Valinin aklına parlak bir fikir geliyor: Öldürülen her kobra yılanı başına ödül vermek. Önce işler iyi gider. Hintliler yılan avına çıkar ve gördükleri her yılanı öldürürler. Elde edilen getiri oldukça iyidir. Fakat bir süre sonra gelirler azalmaya başlar. Çünkü öldürecek yılan bulmak adeta imkansız hale gelmiştir. İşte tam o anda birkaç uyanığın aklına dahice bir fikir gelir. Kobra yetiştirme çiftliği kurmak. Girişimci dahiler önce kobraları yetiştirip sonra kafalarını keser ve ödülü almaya devam ederler. Bu yöntem kısa sürede tüm Hindistan'a yayılır. Herkes çiftlik kurup kobra yılanı yetiştirmeye başlar. Sonra da hayvanları öldürüp ödüllerini tahsil ederler. Realite anlaşılıp ödül iptal edilene kadar binlerce kişi zengin olmuştur.

Bir ticari bankanın mevduata verdiği faiz ile bir katılım bankasının topladığı paraya verdiği katılım payı bu hikayedeki gibi bir farklılık içerir. İşte hepsi bu.

Faiz ve katılım payı arasındaki fark doğal kobra ile çiftlikte yetişen kobra arasındaki fark gibidir. Yani cevap aslında şu soruda saklıdır: Senin kobran doğal mı yoksa çiftlik mi?

3 Şubat 2016 Çarşamba

Katılım/İslami Bankacılık

Ziraat Katılım
İslami bankacılık sistemi olarak bilinen bankacılık sistemi aktivitelerini Şeriat'la belirlemektedir. Şeriat ödünç verilen paradan para kazanmayı (faizcilik ve tefecilik) yasaklamaktadır.
Faiz yasak olduğu için mevduat olarak toplanan para reel ekonomiye yatırılır. Sabit faiz yerine kâr/zarar ortaklığı söz konusu olduğundan bankalar, para yatıracağı projeleri daha özenli incelerler ve sağa sola kredi dağıtmayıp sadece sağlam projelere yatırırlar. Dolayısıyla İslâmî bankalar Dünya'nın en sağlam bankaları arasındadır, finans krizlerinden pek etkilenmemişlerdir. Çünkü sıkı dokuyup ince eledikleri için paraları spekülatif finansal işlemler yerine sağlam geri dönüşümü olan projelere yatırırlar.

Tarihçesi

İslâmî bankacılık, ilk defa 1970'li yıllarda ortaya çıktı. Sebep olarak da petrol fiyatlarındaki artıştan sonra Körfez ülkelerinde meydana gelen sermaye birikimi gösterilir. Kullanılan ilk yöntemler emek ve sermaye ortaklığı (mudarabe) ve sanayi yatırımlarında gereken sermayenin bir kısmının karşılama (müşareke) şeklinde olmüştur.[1]
O tarihten itibaren Dünya'da üç bölgede İslamî bankacılık yayıldı.
  1. Körfez bölgesi: Burası İslamî bankacılığın başladığı yerdir. İslamî finans, bu bölgede Abu DhabiBahreynDubaiKatarKuveyt ve Suudi Arabistan'da yaygın olur ayrıca Ortadoğu'nun bâzı ülkelerinde de yaygınlaşmıştır.
  2. Uzakdoğu bölgesi: BruneiEndonezyaMalezya ve Singapur'dan oluşan bu bölgede Müslümanlar hem varlıklı, hem de nüfusun hatırı sayılır bir çoğunluğunu ellerinde bulundurmalarından dolayı İslamî bankacılık burada da yayılmıştır.
  3. Batı piyasası: Londra merkezli Batı piyasalarında artık büyüyen faizsiz borç pazarını göz ardı etmek istemediğinden konvansiyonel bankaların alt birimleri bu esasa uygun işlemler yapmaya başlıyor.[1]
Ancak Türkiye, bilhassa ilk iki bölgeyle kıyaslandığında son yıllarda İslamî finansman konusunda hızlı bir ilerleme kaydedemedi. Yalnız sukuk konusunda gelişmeler yapıldı.[1]

Nasıl çalıştığı

İslâmî bankacılıkta paradan para kazanma yoktur. Parayı reel ekonomiye yatırıp reel ekonomiden kazanma vardır. Dolayısıyla önceden belirlenmiş bir kâr mevzubahis olamadığı gibi bankalarla işlem yapanların para kaybetmeleri de mümkündür.

En yaygın İslâmî bankacılık yöntemleri

İslâmî bankacılık işlemleri arasında mudarebe (bir taraftan sermaye, diğer taraftan işletme olmak üzere oluşturulan emek-sermaye ortaklığı); murabaha (sermaye sahibinin bir malı satın alıp belli bir kâr payı ekleyerek müşterisine vadeli olarak satması); müşareke (bir işletmenin sermayesine katılma, ona ortak olma); icare (bir mülkün veya donanımın kiraya verilmesi) ile birlikte icare ve iktina (İslamî leasing) sayılabilir.[2]
  • İcara: Bu sistem konvansiyonel bankalara benzer şekilde çalışır. Katılım bankaları icare yöntemiyle gayrimenkul, makine gibi reel varlıkların finansmanı için kaynak sağlar. Yaygın olarak kullanılan türü, mülkiyetin devri ile sona eren kira sözleşmesidir.
  • İsticrar: Bir malın alıcı tarafından satıcıya belirli zamanlarda alınacağının vadedilmesini konu alan mukavele şeklidir. Bâzı bankalar tarafından müşterilerin doğal gaz, elektrik, su gibi ödemelerini finanse etmede kullanılır.
  • İstisna: Halihazırda var olmayıp gelecekte üretilecek bir malın satılması işlemi olup genellikle tarım ve inşaat projelerinde uygulanır. Müşteri, belirli bir peşinat ödedikten sonra kalan tutarı taksitler hâlinde bankaya geri öder. Bu yöntem, özellikle Körfez ülkelerinde büyük ölçekli inşaat projelerinin finansmanında başarılı bir şekilde kullanılmaktadır.
  • Karz-ı hasen: Bir günlük olarak verilen faizsiz kredilere verilen addır. İşlemin yerli para cinsinden kullanımı mümkündür. Bu sistemde maddî sıkıntıya düşmüş kişiye mâlî yardım yapmak üzere ihtiyaç duyduğu tutar verilerek hiçbir menfaat temin etmeden borç aynıyla geri alınır.
  • Menafaa: Bankanın telekomünikasyon, ulaşım gibi alanlarda faaliyet gösteren firmalara ait hakların (bilet, kontör gibi) mülkiyetini firmalardan peşin parayla satın aldığı finansman modelidir.
  • Mudarabe: Emek sermaye ortaklığı demektir. Burada banka, yatırım için ihtiyaç duyulan kaynakların tamamını sağlarken, müşteri emeğini koyar. Yapılan işlemden oluşan kâr, başlangıçta mutabakat olan oranlarda banka ve müşteri arasında paylaşılır. Zarar olması durumunda müşterinin herhangi bir kusuru yoksa zararı banka üslenir. Sistem, genellikle ticaret finansmanında kullanılır.
  • Murabaha: En sık kullanılan İslamî finansman yöntemlerinden biridir. Bu metotta banka, müşterisinin istediği malı bizzat satın alarak belirlenen oranlarla vade farkı eklemek suretiyle müşterisine satar. Müşteri de malın peşin fiyatı ve bankaya ödeyeceği kâr payı konusunda bilgilendirilir. Pratik ve getiri oranı yüksek olan bu yöntem, Türkiye'de de en sık kullanılan finansman yöntemidir. Özel kişilere ve firmalara kısa ve orta vadeli ticarî krediyi esnek bir mekanizmada takdim eden murabaha, mikro ve küçük ölçekli işletmelerin finansmanında da önemli bir rol oynar.
  • Müsaveme: Bir eşyaya kıymet addedilerek pahalandırılması ve pazarlanması gibi anlamlara gelen müsaveme, fıkıhta bir malın maliyeti ve kâr oranı açıklanmadan pazarlık usulüyle satılması şeklinde tanımlanır. Bu metot murabahaya oldukça benzemekte olup ondan temel farkı, malın maliyetinin alıcı tarafından bilinmemesidir.
  • Müşareke: Burada katılım bankası gerekli sermayenin bir kısmını karşılarken diğer kısmını müşteri bizzat karşılar. Yapılan ortaklık sonucunda elde edilen kâr, başlangıçta anlaşılan oranlarda paylaşılır; oranın sermaye paylarıyla aynı olması şart değildir. Müşteri, yapılan işe sermayeye ek olarak emeğini kattığı için kârdan daha yüksek oranda pay alabilir. Herhangi bir zarar oluşması durumunda ise ortaklar payları oranında zarardan etkilenirler. Bu yöntemle genellikle sanayi finansmanı yapılır.
  • Muzaraa: Ziraat ortakçılığı demek olup en az iki kişinin tarım alanında ortaklaşa iş yapmasıdır. Bir taraftan arazi alınırken diğer taraftan çalışma ve emek konulmak suretiyle çıkacak ürünün belirlenmiş bir oran dahilinde paylaşılması şartıyla yapılan bir ortaklık anlaşmasıdır.
  • Müsakat: Muzaranın çok benzeri olan bu metotta ürün meyve ağaçlarıdır.
  • Selem: Belirli bir mal veya hizmetin bedelinin tamamının peşin olarak ödenip ileri bir vadeyle satın alınmasıdır. Banka, peşin ödemeyle gelecekte üretilecek malı satın alır, fakat malı satmak için vadesini beklemek zorundadır. İslam hukukuna göre para, altın, gümüş ve para benzeri varlıkların bu yöntemle satışı, elde edilen gelir faiz olarak değerlendirildiği için kesinlikle yasaktır. Özellikle İran'da uygulanan bir finansman yöntem olan selemin getireceği riskten korunmak amacıyla bankalar paralel selem işlemi de yapabilmektedir.
  • Sukuk: Arapça faizsiz bono olarak bilinen bu metot, bilhassa 2005'ten beri popülerleşmeye başlamış finansal bir araçtır. Fakat İslam hukukuna göre menkûl kıymet olabilecek varlıklar nispeten sınırlıdır. Buna göre ana firma, işleme konu olan malları özel amaçla kurulmuş bir şirket üzerinden varlıkları menkul olarak kıymetleştirerek yatırımcılara satar. 14 farklı şekli bulunmaktadır.
  • Tekafül: Arapça kökenli kefalet kelimesinden türemiş olan bu kelime, sözlükte 'dayanışma' demek olup 'İslamî sigorta' olarak da bilinir. Tekafül, çeşitli formlarda yüzlerce yıldır uygulanmaktadır. Mesuliyetin paylaşılması esasına dayanarak riskin belirli gruplar arasında dağıtılması esasına dayanır.
  • Teverruk: Malın taksitle alınıp satıcıdan başka birine peşin olarak satılmasıdır. Böylece nakit paraya ihtiyacı olan kişinin ihtiyacı karşılanır. Hanbelî Mezhebi'ne göre yapılmasında sakınca yoksa da başka mezheplerce kabul edilmez. Bu sistem, ödeme güçlüğü çeken müşterilerin borçlarını yeniden yapılandırmada kullanılabilir.

Türkiye'de İslamî bankacılık

Son yıllar gelişmesine rağmen Dünya'da belli başlı merkezlerde takdim edilen ürünlerin henüz çok azı Türkiye'de müşterilere takdim edilebiliyor. Türevleriyle birlikte Dünya'da 50'den fazla İslamî finans ürünü varken Türkiye'de katılım bankaları tarafından 2015 itibariyle murabaha ve sukuk başta olmak üzere henüz beş ürün hizmete sunuluyor. Dünya'da 75 ülkede 700 İslamî finans kuruluşunun 2013 itibariyle toplam aktif büyüklüğü 1.8 trilyon dolarıdır. 2009 krizi sonrasında daha çok bilinen İslamî finans pazarının büyüklüğünün 2020 yılında 6.5 trilyon dolara ulaşacağı bekleniyor. Faizsiz bankacılıkla 2025'e kadar Dünya'daki Müslüman nüfusun tasarruflarının yarısını kendine çekebileceği tahmin ediliyor. Sektör temsilcilerine göre Türkiye'de hâlâ karz-ı hasen, istisna, mikro kredi, selem gibi ürünlerin olmaması bir eksik olarak görülüyor.[1]
Bir yandan ürün azlığından şikâyet edilen Türk İslamî bankacılığı, diğer taraftan Avrupa'ya açılmış durumda. Kuveyt Türk23 Temmuz 2015'te Frankfurt’ta Avrupa'daki ilk şubesiyle faizsiz bankacılığı Almanya'da başlattı. Banka, yakın zamanda şubelerini bütün Avrupa’da açmayı hedefliyor.[3]
Türkiye'de faizsiz bankacılığın daha çabuk gelişmesi için Malezya İslam Bankaları BirliğiTKBB ile 2012 yılında bir işbirliği anlaşması imzaladı. Bu anlaşmayla Dünya'da kullanılan 52 üründen Türkiye'de kullanılmayan ürünlerin katılım bankacılığına kazandırılması hedeflendiyor.[1]
Türkiye, 2015 civarı Bahreyn ya da Malezya modellerinden birine adapte olmaya çalışmaktadır. Yurt dışında kullanılan kira sertifikaları, teverruk, müşareke, karz-ı hasen, tekafül ve selem ile birlikte isticrar, menafaa, müsaveme ve musakaat gibi birçok ürünün potasiyeli olduğunu Türkiye finans ve hazineden sorumlu genel müdür yardımcısı Ali Güney ifade etmiştir. Uluslararası finansal danışmanlık şirketi Ünlü & Co. Borç Finansmanı ve Danışmanlık Bölümü Yönetici Direktörü Ayşe Akkın ise, İslamî finansman modelinin mutlaka bir varlığa dayalı olması gerektiğinden daha güvenli olduğunu vurguluyor. Akkın, talebin yeterince olmaması ve hukukî altyapının daha elverişli olmaması sebebiyle Türkiye'de Dünya'da yaygın olarak kullanılan araçların yalnızca bir kısmının kullanılabildiğini ifade ediyor.[1]

Devletin katkısı

Türkiye’de Hükûmet, kamu bankaları eliyle İslamî bankacılığı güçlendirmek üzere harekete geçiyor. Faizsiz ya da katılım bankacılığına göre işlem yapmak üzere devlet, 2014'teZiraat Bankası’na izin verdi. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun (BDDK) 15 Ekim 2014 tarihinde Resmî Gazete'de yayınlanan kararıyla Ziraat Bankası, bu alana 300 milyon dolar sermayeli bir “katılım bankası” ile girecek; bu iş için bu bankaya dokuz ay süre tanınıyor. Aynı zamanda faizli bankacılık yapan Ziraat Bankası'nın haram kârlarının faizsiz parayla karışmaması için sermayenin Ziraat’in değil, Hazine’nin olması üzerinde duruluyor. Plana göre Ziraat Bankası'ndan sonra devlete ait Vakıflar Bankası da faizsiz bankacılığa yönelecek; bu banka Vakıflar Genel Müdürlüğü aracılığı ile katılım bankası kuracak. Vakıfbank’ın ana ortağı olan Vakıflar Genel Müdürlüğü, kurulacak katılım bankasının büyük hissedarı olarak sermayeyi koyacak ve böylece Ziraat'te mevcut olan faiz problemi yaşanmayacak. Vakıflar Bankası ile eş zamanlı veya hemen arkasından Halk Bank da faizsiz bankacılığa geçerek devletin bütün gücüyle bu alana yoğunlaşması sağlanmış olacak.[4]

Maliye Nedir?

Maliye
Maliye bölümü, kökü Ankara Mülkiye'ye[1] dayanan 1981 sonrası yüksek öğretimin yeniden yapılanmasıyla diğer iktisadi fakültelerde de açılan ve ilgi alanı kamu kesimi ekonomisi olan bölüm.
Cumhuriyet döneminde İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi[2] ile İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi[3] Türkiye'de Maliye bölümlerinin doğmasına katkı sunmuştur.
Maliye lisans eğitimi dünya genelinde Türkiye'de ve birkaç Uzakdoğu ülkesinde verilmektedir. Batı ülkelerinde "Maliye" adı altında lisans programı yoktur. Batılı ülkelerde mali konularda daha çok "Kamu Ekonomisi" adı altında yüksek lisans ve doktora eğitimi verilmektedir.

Etimoloji

Maliye, kavramsal olarak finansla aynı anlamda olmasına rağmen, amaç ve uygulama yönünden kazandığı anlam itibariyle farklı kullanılmaktadır. Maliye; İngilizce'de "public finance", Fransızca'da ise "finance publique" olarak kullanılmaktadır. Maliye kelimesi ise dilimize Tanzimattan önceki yıllarda girmiştir. Kelimenin kökü ise "mal" teriminden kaynaklanmaktadır. 1837 yılında kurulan Umur-ı Maliye Nezareti(Maliye Bakanlığı) ile "maliye" kelimesi Türkçe'ye yerleşmiş ve yaygınlaşmıştır.

Tarihçe[değiştir | kaynağı değiştir]

Maliye'nin bir bilim olarak ortaya çıkışı, insanlık tarihi açısından yeni sayılır.[2] 17. ve 18. yy'da Avrupa'daki gelişmelere bağlı olarak ortaya çıkan "maliye", özellikle 1929 ekonomik buhranı ile önemi artarak ekonomi ve hukuku da içinde barındıran bir disiplin halini aldı. Klasik liberal politikalardaki piyasalara devlet müdahalesinin olmaması anlayışı -özellikle 1929 yılında yaşanan ekonomik buhranla birlikte- ekonomik sorunların maliye politikaları ile çözülmesi gerekliliği fikri nedeniyle etkinliğini yitirdi.[2] Bu gelişmeler maliye biliminin önemini arttırdı.
Maliye'ye yönelik en ayrıntılı tanımlama Henry Carter Adams'a aittir. Bu tanıma göre, kamu maliyesinin mali mevzuat ve mali yönetim ilkeleri ile kamu gelir kaynaklarını ilgilendirdiğini, kamu harcamalarını, bütçeyi, mali kuruluşları, devlet mallarını, vergilemeyi ve devlet borçlanmasını kapsadığını ortaya koymaktadır.
Maliye, gelişim süreci içerisinde pek çok bilim adamı tarafından bağımsız bir disiplin olarak ele alınmış olmasına rağmen, Louis Trotabas gibi bazı bilim adamlarınca maliye kamu hukuku içerisinde ele alınmıştır.

Türkiye Tarihçesi

Türklerin İslamiyet'e ilk geçişleri döneminde Müslüman ülkelerde devletin malî işlerini göre "Beyt-ül mal" bulunmaktaydı. Devletin görevlerini icra edbilmesi için gerekli olan gelirleri toplayan ve giderlerin yapılmasını sağlayan Beytülmal'ın gelir ve giderleri devlet yönetiminin başı tarafından kontrol edilmekteydi. Osmanlı Devleti döneminde devletin tüm malî işlemlerinin görüldüğü bir kuruma dönüşen malîye teşkilatı 1442 yılında ilk defa kuruluşundan bu yana kurumsal yapısı ile devlet kurumları arasında önemli bir yere oturmuştur. 1837 yılında ise Umur-ı Maliye Nezareti olarak ilk Maliye Bakanlığı kurulmuştur.

Kamu Maliyesinin Amaçları

  • Kaynak dağılımında etkinliğin sağlanması
  • İktisadi istikrarın sağlanması
  • Bölüşümde etkinliğin sağlanması
  • İktisadi kalkınmanın sağlanması
  • Regülasyon fonksiyonu

Kamu Maliyesinin Araçları

  • Maliye politikası
  • Borç politikası
  • Borç yönetimi politikası araçları
  • İktisadi araçlar (dış ticaret, istihdam, ücret politikaları)

Gelir Uzman Yardımcılığı

GUY
Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı, Gelir Uzmanı olarak yetiştirilmek amacıyla çeşitli öğrenim dallarından mezun adaylar arasından, giriş sınavıyla Gelir Uzman Yardımcısı istihdam etmektedir.
Bu rehber, memurunyeri.com tarafından, KPSS (A) grubu kadrolara hazırlanan memur adaylarına yardımcı olması amacıyla hazırlanmıştır.
Gelir Uzman Yardımcısı kimdir?
Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı bünyesinde görevlendirilmek üzere işe alınan Gelir Uzman Yardımcıları, kariyer meslek içerisinde ilerleyerek Gelir Uzmanı kadrolarına atanabilmektedirler. Gelir İdaresi Başkanlığının çeşitli birimlerinde görevlendirilen Gelir Uzman Yardımcıları, ücretlerinin kariyer unvanlardaki diğer uzman yardımcılarına göre daha düşük belirlenmiş olmasından şikayetçiler.
Ne kadar maaş alırlar?
Gelir Uzman Yardımcılarının aylık ücretleri, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu hükümlerine göre ödenmektedir.
9 uncu derecenin 2 inci kademesinde olup hizmeti bulunmayan, bekar (ya da eşi çalışan) ve çocuksuz bir Gelir Uzman Yardımcısı, 2016 yılında göreve başlaması halinde aylık 3.072 TL Net ücret alabilecektir.
Belirtilen aylık net ücrete Yabancı Dil Tazminatı dahil değildir.
Uzman Yardımcılığına giriş
Gelir Uzman Yardımcılığına, KPSS (A) sonuçlarına göre Gelir İdaresi Başkanlığı tarafından belirlenen puan türü veya türlerinden yeterli puanı alan adaylar arasında yapılan, yazılı ve sözlü bölümlerden veya yalnızca sözlü bölümden oluşan giriş sınavı ile girilir.
Atandıkları yerde bir süre çalışma zorunluluğu
Giriş sınavı duyurusunda atanılacak yerlerin belirlenmiş olması halinde, atanılan yerlerde beş yıl süreyle çalışılması zorunludur. Bu sürenin hesabında, fiilen çalışılmayan sürelerden yalnızca yıllık izinde geçirilen süreler fiilen çalışılmış sayılır. Bu süreyi doldurmayanların kurum içi nakilleri yapılmaz. Ancak, göreve başladıktan sonra özür halleri ortaya çıkanlar ile karşılıklı yer değiştirme suretiyle atanma isteminde bulunanlar, atanmak istedikleri yerlerde hizmetlerine ihtiyaç duyulması kaydıyla, bu süreyi tamamlamadan durumlarına uygun yerlere atanabilirler. Atanılan yerde beş yıl süreyle çalışma zorunluluğunu doldurmamış uzman ve uzman yardımcıları karşılıklı yer değiştirme talebinde bulunabilir.
Bu şekilde atanan uzman ve uzman yardımcıları, nakil yasağı olan süre zarfında atandıkları yerin dışında başka bir yerde (atanılan yerde bulunan Maliye Bakanlığı Vergi Denetim Kurulu birimleri hariç), tedviren, vekaleten veya geçici olarak görevlendirilemezler.
Yetiştirilmeleri
Yetiştirilme dönemi, uzman yardımcısı kadrosuna atanma ile başlayıp, yeterlik sınavı sonucunda uzman kadrosuna atanmaya kadar geçen süreçtir. Bu süreçte uzman yardımcıları çeşitli eğitim ve stajlar yoluyla yetiştirilirler.
Yeterlik sınavı
Yeterlik sınavı, uzman yardımcılarının görev ve yetki alanlarını ilgilendiren mevzuat ve uygulamaları ile mesleğin gerektirdiği bilgi ve nitelikleri kazanıp kazanmadıklarını saptamak için yapılan sınavdır.
Gelir İdaresi Başkanlığı tarafından uygun görülen yer veya yerlerde yapılabilecek olan yeterlik sınavına, uzman yardımcısı olarak asgari üç yıl çalışmış olanlar, en az iki ay önce bildirilmek suretiyle, yeterlik sınavına çağrılırlar. Aylıksız izinli olarak geçen süreler ile refakat ve hastalık izinlerinin üç ayı aşan kısmı üç yıllık süreye dâhil edilmez.
Yeterlik sınavı yazılı ve sözlü olmak üzere iki bölümden oluşur. Yazılı ve sözlü sınav puanlarının aritmetik ortalamasına göre uzman yardımcılarının yeterlik sınavı başarı puanı hesaplanır.
Uzmanlığa atanma hakkının kaybetme
Yeterlik sınavında başarılı olamayanlar veya sınava girmeye hak kazandığı hâlde geçerli mazereti olmaksızın sınav hakkını kullanmayanlara, bir yıl içinde ikinci kez sınav hakkı verilir.
İkinci yeterlik sınavında da başarı gösteremeyen veya geçerli mazereti olmaksızın ikinci sınav hakkını da kullanmayanlar uzman yardımcısı unvanını kaybederler ve derecelerine uygun memur kadrolarına atanırlar.
Gelir Uzmanı kadrosuna atanma
Yeterlik sınavında başarı gösteren uzman yardımcıları, uzman kadrosuna atanırlar.
Uzman yardımcılarının görev ve sorumlulukları
Uzman yardımcıları;
-Kanun, tüzük, yönetmelik, yönerge ve diğer mevzuatta belirtilen iş ve işlemlerden
-Kendilerine verilen görevlerin zamanında ve mevzuata uygun olarak yerine getirilmesinden
-Tahakkuk ve tahsilata ilişkin işlemlerin zamanında ve doğru olarak yerine getirilmemesinden doğan Hazine zararlarından
sorumludurlar.





2 Şubat 2016 Salı

En iyi ve en güvenli para kazanma şekli sayılardır!

09:13 Posted by Hacker62 , , No comments
Money

Piyasalarımız geliştikçe ekonomi haberciliğimiz de gelişiyor. Haberlerin manşetleri ve yorumcuların değerlendirmeleri artık otoriteleri bile endişelendirmeye başladı. Birçok kişi, haberlerin doğal halleriyle değil de pazarlayanların çıkarlarını destekleyecek şekilde verildiğinden endişeli. Yani birilerinin bu haberler üzerinden haksız çıkar elde ettiği düşünülüyor. Bu yöndeki kontrol ve denetimlerin eksik olması ekonomi haberciliğini çılgın bir arenaya çevirmiş durumda. Herhangi bir yorumcunun kendi servetine servet katacak bir haber ya da yorum yapması artık çok kolay. Mesela muhtemelen hisse senetlerine yaptığı yatırımdan istediği kazancı elde edemeyen bir ekonomi muhabirinin tıpkı bugünkü haberlerde olduğu gibi "Yatırımcı daha fazla risk almalı" başlıklı bir haber pazarlaması gibi. Kontrol altında tutulmayan bu tür bir habercilik tek bir sonuca ulaşır: Suç!

Sosyal kuramcılar, suç bilimciler ve sosyologlar 1990'lı yıllara kadar ABD'li sosyolog Robert Merton'un izinden gitmişler ve suçun açgözlülük ve yoksunluk ile ilişkili olduğunu düşünmüşlerdi. Bu düşünceye göre suç eksik aile geçmişi ve yetersiz ekonomik koşullara bağlıydı. 80'li yılların sonunda UCLA Üniversitesinden genç bir sosyolog olan Jack Katz Amerikan tarihinin önemli suçlularının hayatını incelerken herkesin gözünden kaçan bir şeyi yakalar: Azılı suçluların birçoğu klasik yaklaşımın belirttiği yoksunluk ve açgözlülüğe sahip değildir. Konuyu biraz daha derinlemesine incelediğinde Katz kriminoloji biliminin akışını değiştiren "enfes suç" teorisini geliştirir. Katz'a göre suçluları asıl yönlendiren farklı olma, ünlü olma, sınırları aşma yönündeki ezici isteklerdir. Heyecan, zevk ve cesaret suçun yeni anlamıdır. Suç, ötekilerden üstün olduğunu göstermenin bir ifadesidir. Ötekileri kurnazlıkla yenmek ve oyunun kurallarını kendi lehine çevirerek başkalarından üstün olduğunu göstermek insanları aldatma isteğinin temel amacıdır. Sanıyoruz Katz'ın Kültürel Kriminolojinin temeli sayılan bu teorisinde, kapitalizmin duyguları bastırmayı kınayan doğasının etkili olduğunu söylemek sanırız hatalı bir çıkarım olmayacaktır. 

İşte Katz'ın ortaya koyduğu enfes suçu bugün ekonomi haberciliği işliyor görünmektedir. Başarı, şöhret, statü ve haz arayışının sektörün bir kısmını kuralları çiğnemeye ve sadece duygusal olduğunu düşündükleri bu suçları işlemeye yönlendirmiş gözüküyor. Vicdanları ile aldıkları kararların klasik suç teorisi açısından duygusal suç olduğunu düşünseler de Katz'a göre enfes suçtur ve bir hırsızın ya da dolandırıcının yaptığından farkı yoktur. Tüm bu görüntüden şu sonuca ulaşmak oldukça kolaydır: TV kanallarımızda yıllardır gördüğümüz ekonomi ve finans haberciliği, ötekilerden üstün olduğunu gösterme arayışından başka bir şey değildir. Ötekileri kurnazlıkla yenmek, oyunun kurallarını kendi lehine çevirerek bundan başarı ve statü elde etmek ve insanları aldatarak para kazanmak... İşte hepsi bu!

Ekonomiye uzak olan birçok kişi için göstergeler ve rakamlar üzerine yapılan yorumların ne kadar endişe verici olduğu bilinemez. Bir yorum ya da onun tam tersi, piyasa psikolojisine yön vermek açısından ne kadar etkili olur diye küçümsenebilir. Ama iyi bilinmelidir ki küresel ekonomi bu rakamlarla yürür. Tüm zenginlik bu rakamlar üzerine kurulan piyasalardan gelir. 

Amerikanın en ünlü suçlularından John Allen'ın şu sözü ekonomi haberciliğimizin enfes suçu neden işlediğini anlatıyordur herhalde: "Kadın ticareti iyi bir para kazanma yoludur; narkotik ise en hızlı para kazanma yolu. Ama yine de en iyi ve en güvenli para kazanma şekli sayılardır."

Lehman neden battı?

09:04 Posted by Hacker62 No comments
Lehman
Hisse senedi piyasalarının arka sokaklarının ne kadar tehlikeli olduğunu herkes bilir. Şimdi anlatacağımız hikaye, bu karanlığın ve tehlikenin boyutlarının sınırsızlığını sanıyoruz tam anlamıyla ortaya koyacak türden.

Lehman Brothers neden battı? Artık bunun yanıtını herkes öğrenmiştir herhalde. Yetersiz sermaye, yüksek kaldıraç ve bol riskli yatırımlar.

Peki, aynı yanlışlıkları yapan Citibank, Bank of America ya da JPMorgan batmazken Lehman Brothers neden battı? Politik gerekçelerden öteye somut bir finansal yanıtın verilemediği bu soru bugün yanıtını bulmuş gözüküyor.

Amerikan tarihinin en büyük iflasını 15 Eylül 2008 tarihinde halka duyuran Lehman Brothers’ın son günlerine dönelim. Lehman’ın ayakta kalmak için çabaladığı günler. Piyasalardaki gerginlik son haddinde. Finansal kurumlar can çekişiyor. Tarihler 11 Eylül. Yani iflas kararının ilanının 4 gün öncesi. Amerikan Sermaye Piyasası Kurulu(SEC) ve Bloomberg’in verilerine göre; 11 Eylül tarihinde, 32.8 milyon adet Lehman hisse senedi çıplak açığa satış (naked short selling)yapıldı ve bir daha geri alınmadı. Daha doğrusu alınmaya gerek kalmadı. Çünkü şirket battı. Satış ve alış fiyatları arasındaki fark yerine satış bedelinin tamamı kar olarak birilerinin cebine indi. Manipülasyon, suistimal, düzenleme eksikliği… Ne denirse densin, tam anlamıyla bir ahlaki çöküş.

CEO Richard Fuld’un iflastan birkaç hafta sonra kongreye verdiği ifadede, çıplak açığa satışın şirketin batışının ebesi olduğunu söylemesi sanırız her şeyi çarpıcı şekilde özetliyor. Zaten hemen akabinde de, bu tehlikeli silaha dur denmiş, kritik şirketler için açığa satış yasaklanmıştı.

Stresli dönemlerde açığa satış yangına benzin dökmek gibi bir sonuç yaratır. Kısaca anlatmak gerekirse, herhangi bir portföyde bulunan hisse senetleri ödünç alınarak piyasa da satılır. Kararlaştırılan süre sonunda, aynı sayıda hisse senedi piyasadan satın alınarak portföye iade edilir. Fiyatlar düşerse, alış satış arasındaki farktan kar elde edilir. Bu bilinen şekliyle açığa satıştır. Çıplak açığa satışta ise hisse senetleri ödünç alınmadan piyasada satılır. Yani olmayan hisse senedi üzerinden kar elde edilir. Gerek Lehman gerekse Bear Stearns’ün erken çöküşlerinde, çıplak açığa satış ve doğrulanmayan söylentilerin payı büyüktür.

Diğer önemli bir husus ise açığa satılan hisse senetlerinin neden geri alınamadığı ve şirketin iflas ettiğidir. Bu kısım tamamiyle arz ve talep ile ilgili. Olmayan hisse senetlerinin açığa satışı piyasada canlılık yaratarak yatırımcıları cezbeder. Yatırımcılar bu hisseleri satın alırlar. Çok geçmeden satış baskısı fiyatları oldukça aşağıya çeker. Bu noktada pozisyonunu kapatmak isteyen açığa satışçılar piyasadan aynı tutarda hisse almak isterler. Ama bu düşük fiyatlardan satıcı bulamazlar. Satıcı bulunmadığı sürece fiyatlar daha da düşer. Öte yandan, olmayan hisse senetleri piyasada satıldığından geri alım talebini karşılamak mümkün değildir. Bunun için şirketin izinsiz hisse senedi ihraç etmesi gerekecektir. Bu da imkansız bir durumdur. Artık tek bir ihtimal kalmıştır ve sonunda kaçınılmaz final gerçekleşir…

İşte, bir buçuk asırlık Lehman Brothers, finansal sistemin egzotik bir enstrumanı tarafından böyle çökertildi.

1 Eylül 2015 Salı

Değişen yönetim şeklimizin 5 özelliği!

08:28 Posted by Hacker62 No comments

Yönetim şeklimizin değiştiği görüşü son dönemlerin popüler gündemlerinden. Birçok uzman tarafından da dile getiriliyor. Ama değişimin ne yönde olduğu konusu hala belirsiz. Değişen yönetim şeklimizin ne olduğu henüz tam olarak ortaya konulmuş değil. Herkesin anladığı bir şeyler var elbette ama değişen gerçekte ne?

Yönetim, düşünme ile başlayan bir aktivite olduğuna göre yönetim sistemindeki değişimin ne olduğunu anlamak için bakmamız gereken ilk yer hiç şüphesiz düşünce şeklidir. Düşünce şeklindeki değişimi anladığımız an yönetim şeklindeki değişimi de büyük ölçüde anlamış oluruz. Öyleyse gelin hep beraber ülkeyi yönetenlerin (ve hatta halkın) düşünce şeklini evrensel ölçütler doğrultusunda anlamaya çalışalım.

Değişen yönetim şeklinin 5 özelliği:

1- İnanç odaklı düşünme şekli
Küresel bir ankette katılımcılara şu soru yöneltilmiş: Gerçekten şeytan diye bir şey var mı? Bu soruya Malta'da %85 oranında evet yanıtı verilirken Letonya'da %9 oranında evet denmiş. Cevabın bu kadar farklı olmasının nedeni açıktı. Maltalılar dindar insanlarken Letonyalılar ateistti. Fakat araştırmacıların kafasını karıştıran başka bir şey vardı. Bu kadar basit bir soruya verilen yanıtlar nasıl bu kadar farklı olabiliyordu? Çünkü şeytanın varlığı gerçeklere dayandırılamayacak kadar uhrevi bir konuydu ve soru şeytana inanıyor musunuz şeklinde sorulmamıştı. Yani aslında verilmesi gereken yanıt her iki ülkede de (ortalama zeka insanlar için) %100 oranında "Bilmiyorum" olmalıydı. Ama maalesef soruyu her iki ülke vatandaşı da inandıkları şekilde algılamıştı.

İşte, inançlar düşünce şekline hakim olduğunda gerçekler anlamını yitirir. Tıpkı 11 Eylül sonrasındaki şu anket sonucundan geriye kalanlar gibi: 11 Eylül'ü Arap grupların yaptığı sizce doğru mu? Amerikalılar, %95 doğru; Endonezyalılar, %20 doğru.

Özetle, inanç odaklı düşünce sistemimiz vatandaştan yöneticiye güçlenmiştir.

2- Hata girişimciliği
Bugün Nobel Ekonomi Ödülüne aday gösterilmesi gereken ilk kişi D.Acemoğlu değil Edward Glaeser'dir bize göre. Hata Girişimcisi (entrepreneurs of error) deyimi son derece çarpıcı bir tanımlamadır. Glaeser'e göre bugün dünyadaki tüm önemli sorular (terörden ırkçılığa, dinden ayrımcılığa kadar) yanlış inançların ipe dizilmesiyle oluşturulmuştur. Amerikanın ne yaptığı ile ne olduğu arasında hiçbir bağlantı yoktur ama insanlar olduğuna inandırılmışlardır. Çünkü yöneticiler insanları öyle olduğuna inandırırlar. Politikacılar, aile, dini liderler ve basın Glaeser'in Hata Girişimciliği dediği inanca yönelik bilgi yayma kurumunun en güçlü merkezleridir. Bu merkezler, gerçeğin dağıtımıyla ilgilenmeleri gerekirken hatanın dağıtımını yapmaktadırlar.

İşte, ülkemizde aileden dini liderlere, politikacılardan medyaya değişen şey hata girişimciliğinin artmasıdır. Sosyal medyayla birlikte hemen herkes hata girişimcisi.

3- Bildiğinden daha fazlasını bilme
Son yılların en etkileyici devlet yönetimi çalışmalarından biri hiç şüphesiz Pennsylvania Üniversitesinden P.Tetlock'un araştırmasıdır. Ülke yönetimine odaklanan Tetlock, kamu yöneticileri, siyaset bilimciler, ulusal güvenlik uzmanları ve iktisatçılardan oluşan yaklaşık 300 uzmanın son yirmi yılda yaptıkları binlerce öngörüyü inceledi. Örneğin önümüzdeki 5 yıl içinde Suriye'de rejim değişecek mi ya da İtalya'da çoğunluk partisi gelecek seçimleri kazanabilecek mi gibi yüzlerce soru üzerinde uzmanların yaptığı tahminlere baktı ve tahminlerin ne ölçüde gerçekleştiklerini saptadı. Öngörüler büyük ölçüde başarısızdı. Ama Tetlock'u şaşırtan asıl şey bu değildi. Uzmanlarla yaptığı görüşmelerde son derece kaygı verici başka bir şey buldu: %96'sı doktora derecesine sahip olan uzmanlar bildiklerinden daha fazlasını bildiklerine inanıyorlardı.

İşte, bugün ülkemizdeki uzmanların da temel sorunu budur: Doğru olduğunu bilmedikleri bir konuda bile savundukları düşüncenin doğru olduğu hususunda sarsılmaz bir inanca sahip olmak.

4- Ultracrepidarianism
Telaffuzu zor bu sözcük hakkında internet üzerinde bir araştırma yaptığımızda, bir popüler sözlük yazarı haricinde kullananını görmedik. Dogmatizmin özel bir yan dalı kabul edebileceğimiz bu sözcüğün anlamı, ülkenin yönetim değişikliğinin de temelini oluşturuyor.

Sözcüğün türetildiği hikaye kısaca şöyle: Antik Yunanlı ressam Apelles, tablosunu eleştiren ayakkabıcıya şöyle der: Ayakkabıcı, sandaletten yukarı çıkma! Yani aslında demek istediği şudur: İnsanlar sadece bilgi sahibi oldukları konuda yorum ya da sistematik eleştiri yapabilirler; her konuda değil.

En sade vatandaştan en tepedeki yöneticiye kadar değişen yönetim şeklimizin temelini bu sözcüğün oluşturduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kendi bilgi ve uzmanlık alanı dışındaki konularda fikir ve tavsiye verme alışkanlığı patolojik bir durum almış. Ultracrepidarianism artık yeni yönetim şeklimiz.

5- Ahlaki pusula
Herkes, vicdanı ile oluşturduğu bir ahlak anlayışına sahiptir. Bu oldukça doğal bir durumdur. Bazılarında daha güçlü bazılarında ise daha zayıf olabilir. Doğru ile yanlışın arasındaki farkı algılamayanımız yoktur herhalde. Ama iş problem çözmeye geldiğinde ya da ülke yönetmeye, yapmanız gereken ilk şey ahlaki pusulayı bir kenara koymaktır. Neden mi?

Mesela kürtaj konusuna mı eğiliyorsunuz; belli bir konunun ahlaki doğruluğu ya da yanlışlığı üzerine takılıp kalırsanız, konunun esasını kaçırırsınız. Ahlaki pusulanız, öyle olmadığı halde tüm cevapların açık seçik ortada olduğuna, doğru ve yanlış arasında net bir çizgi bulunduğuna ve en kötüsü de bu konu hakkında bilinmesi gereken her şeyi bildiğinize sizi inandırır. Siz de doğal olarak daha fazlasını öğrenmek için çaba sarf etmezsiniz.

Gemiciler de yıllarca pusulaya güvendiler. Ama kemerlerindeki metal tokanın pusulayı bozduğunu yüzyıllar sonra fark ettiler. Bakalım biz ne zaman fark edeceğiz?