Ekonomik ve Mali Analiz

yatırım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yatırım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2015 Perşembe

Ekonomimiz çok iyi ama istatistik lobisi berbat!

istatistik
"Ekonomimiz çok iyi... Eskiden çok kötüydü... O günleri tekrar yaşamayalım... Ekonomik istikrarımız bozulmasın..." gibi bir düşünce tarzı yerleşik bir olguya dönüşmüş görünüyor. Milli gelirin ne olduğunu bile bilmeyen birçok insan ekonominin iyi olduğunu söylüyor. Ne tür bir değerlendirme yaptıklarını bilemiyoruz. Mutlaka düşüncelerini teyit eden verilere sahiptirler. Bizim asıl merak ettiğimiz ekonomimizin ne kadar iyi olduğu. Tamam iyi de, ne kadar iyi? İşte bu sorunun yanıtını bulmak için istatistiklere bakalım dedik. 

Dünya Bankasına her ülke tarafından bildirilen istatistikleri baz alarak ekonomimizin ne kadar iyi olduğunu tespit ettik. Değerlendirmeyi sizlere bırakıyoruz. İşte sonuçlar:

1- Dış Borç Miktarı
Borcun yüksek olmasının, hele hele dış borcun yüksek olmasının ne kadar tehlikeli bir durum olduğunu açıklamaya gerek yoktur herhalde. Bir ülkenin en temel zayıflık göstergelerinden biri kabul edilir bu rakam. Dünya Bankasına son bildirim tarihi olan 2013 yılı verileri itibariyle değerlendirildiğinde, ülkemizin dış borcu 388 milyar dolar. Bu rakam bizi dünyanın en borçlu 5. ülkesi yapıyor. Gerçekten tedirgin edici bir durum. Dünyanın en borçlu 5. ülkesiyiz. Umarız herkes rahat uyuyordur.

2- Enflasyon
Çok şükür enflasyon canavarını yendik. Bu tekerlemeye inanmayan yoktur herhalde. %10'un altında olan enflasyon oranımızla gurur duyuyoruz. Peki, dünyada durum ne? 2013 yılı verileri itibariyle %7,6 enflasyon oranıyla dünyanın en kötü 153. enflasyonuna sahip olduğumuzu biliyor muydunuz? Şimdiki oranın bundan yüksek olduğunu düşününce sıralamadaki yerimizi düşünmemek en iyisi. Dünyada enflasyon diye bir şey kalmamış ama biz hala enflasyonu yendik diye seviniyoruz. Ortaçağın veba belasını yendiğimize sevinenler de olacaktır mutlaka, çünkü yaşadığımız çağı tam olarak anlayamamak gibi kronik bir hastalığımız olabilir. Her ne olursa olsun, dünyanın en berbat enflasyon oranına sahip 153. ülke olmak pek de sevinilecek bir şey olmasa gerek.

3- İhracat
Güçlü ülke ihracat yapan ülkedir hiç şüphesiz. İhracatın milli gelir içindeki payı ne kadar yüksek olursa o kadar güçlü olursunuz. İhracatımızın yüksekliği en büyük övünç kaynaklarımızdan biri. Fakat orana baktığımızda durum hiç parlak değil. 2013 rakamlarıyla ihracatımızın milli gelirdeki payı %26. Bu oran bizi dünyanın en kötü 38. ülkesi yapıyor. Görüyorsunuz, büyüyoruz ama ihracatla değil, Çin'den gelen malları satın alarak. 

4- Yabancı Yatırım
Bir ülkeye ne kadar çok yabancı yatırım gelirse işsizlik o kadar azalır ve ülke o kadar hızlı kalkınır. İyi "pazarlanan" ülkemize de çok fazla yabancı yatırım çektiğimiz söyleniyor. 2013 rakamlarıyla bu tutar 13 milyar dolar. Bu rakamla en çok yatırım alan dünyadaki 22. ülkeyiz. Yatırım cenneti olduk dediğimiz alanda bile 22. sıradayız. "Gevşeme" turizmiyle ünlü Tayland bile bizden daha çok yatırım çekmiş.

5- Araştırma-Geliştirme Harcamaları
Kabul edilen görüşe göre ne kadar çok araştırma geliştirme harcaması yaparsanız, gelecekte o kadar güçlü olursunuz. Sıklıkla gelecek hayalleri üzerine kurduğumuz bir siyaset anlayışımız da var. Bu kadar çok gelecekten konuşan bir ülkede Argeye önem verilmesi gerekir, öyle değil mi? Ama rakamlar pek öyle söylemiyor. Arge harcamalarımızın milli gelire oranı 2011 yılında %0,86. Sonraki yıllarda Dünya Bankasına veri göndermemişiz. Umarız şu anda daha yüksektir. Ama 2011 rakamlarıyla dünyanın en kötü 45. ülkesiyiz. Geride bıraktığımız ülkeler adı duyulmamış ada kolonileri ile Afrika ülkeleri. 

6- Teknik Eleman Sayısı
Araştırma geliştirmeyi teknik eleman yapacak elbette ki. Şu an belki arge yatırımlarımız düşük ama gelecekte iyi olacak, yatırıma başladık, diyebilirsiniz. Öyleyse bakmamız gereken rakam ne kadar teknik eleman çalıştırdığınız. 2011 yılı verileriyle her bir milyon kişiden sadece 173 kişi teknik eleman statüsünde araştırma geliştirme faaliyetlerinde çalışıyor. Bu oranla dünyanın en kötü 18. ülkesiyiz. Bostwana bile bizden ileride.

7- Yüksek Teknoloji İhracatı
Teknoloji çağında olduğumuzdan yüksek teknolojik ürünler ihraç etmek gelecekte de güçlü ekonomiye sahip olmanın en açık kriteri. 2012 yılı verileriyle 2 milyar dolarlık yüksek teknoloji ihracatımız var. Bu rakamla dünyanın en kötü 86. ülkesiyiz. Dünyanın bizden büyük 15 ekonomisi bu alanda ilk 20 içinde yer alırken biz 86. sıradayız. Sizce de bir tuhaflık yok mu?

8- Enerji Üretimi
Enerji olmayınca ekonomi de olmuyor maalesef. O nedenle enerji üretimi önemli. Kullandığı enerjinin %73'ünü dışarıdan ithal eden bir ülkeyiz. 2012 itibariyle, bu oran bizi dünyanın en kötü 9. ülkesi yapıyor. Büyük olduğunu söyleyen bir ekonomi için gerçekten üzüntü verici bir durum.

Sözü fazla uzatmaya gerek yok. Ekonomimizin iyi olduğunu düşünüyorsanız, sizi kırmaya hiç niyetimiz yok. Öyleyse ne diyelim, ekonomimiz çok iyi ama istatistik lobisi berbat!

6 Şubat 2015 Cuma

Yatırım, ne uzmana ne de tanrıya bırakılmayacak bir İştir!

11:45 Posted by Hacker62 No comments
Yatırım
Ekonomi haberciliğimizin yetersizliği üzerine bir süredir yazdığımız yazılar, farklı çevrelerde, eleştirel bakış açısının üzerindeki ölü toprağının kalkmasına neden olmuş gibi gözüküyor. Bugün sosyal medyada dolaşan bir paylaşım şöyle diyordu: "Borsaların gelişimini o ülkedeki insanlar belirler. Sütlaç tarifi anlatan borsacıyı 20bine yakın kişi takip ediyorsa fazla söze gerek yok..." Atıfta bulunulan konu hakkında bilgi sahibi olmasak da medyatik bir analistin yemek programına katılmasının eleştirildiği sonucunu çıkarıyoruz. Konuyu toplumumuza özgü bir taraftarlık ihtiyacı içinde değerlendirirsek bu düşünceye katılır ya da katılmayız. Ama biraz düşündüğümüzde karşımıza çok çetrefilli bir konunun çıktığını görürüz: Uzmana duyulan güven!

Sosyal medyanın sunduğu soyut birliktelik koşullarındaki toplumsal bağlantıların yarattığı güven duygusu, insanlarda giderek gelişen bir inanç sistemi yaratır. Aslında yabancı olan bir uzmana karşı göreceli ve geçici olan bu güven ilişkisinin taraflar açısından irdelenmesi gerekiyor. Öncelikle hayatını finans ile kazanan bir analistin yemek programına katıldığında ne düşündüğünü sosyolojik olarak açıklamaya çalışalım. Kanımızca buradaki temel olgu, 20.yüzyılın ABD'deki en etkileyici sosyoloğu E.Goffman'ın deyimiyle uygar ilgisizliktir. Tıpkı birbirini tanımayan iki kişinin şehirde yürürken birbirlerine yaklaşıp geçip gitmeleri gibi. Birbirlerinin yanından geçen bu iki insanın sergiledikleri ilgisizlik, kayıtsızlık değildir. Kibar yabancılaşma olarak adlandırılabilecek bir davranıştır. Bu iki kişi birbirlerinin yanından geçerken karşılıklı olarak ışıkları söndürürler. Bu davranış düşmanca değildir. Yemek programına katılan analist açısından değerlendirdiğimizde ise kendini yeni bir yabancı olarak bize tanıtma derdinde olmaktır. Kendisine karşı kibar bir yabancılaşma ile yeni bir güven bekler. 

Sorun, sokaktaki insan için uzmana duyulan güvenin haklı mı haksız mı olduğu değildir. Sorun, uzman bilginin yarattığı risk ve faydanın sürekli bir kendini yaratma içinde olmasıdır. Yüzyıllar önce insanlar rahiplerin ya da büyücülerin kararlarını göz ardı edebilirlerdi ama bugün uzmanın bilgisi için aynı şeyi söyleyemeyiz. Tıpkı sallanan bir uçakta, uçak personelinin soğukkanlı ve kayıtsızca gülümseyen yüzünü aramamız gibi. O an uçaklarla ilgili tüm istatistikler unutulmuştur artık. İşte ekonomi analistine duyulan güvende de bu hayati kırılma vardır. Yani sokaktaki insanın kolayca ulaşma imkanı olmadığını düşündüğü ekonomi yorumları nedeniyle, ekonomi yorumcularını daima ekonomi programında görmek ister. Böylece kedisine duyduğu güvenin gerçek bir güven olduğuna inanarak rahatlar. Sütlaç tarifi açısından değerlendirdiğimizde ise sokaktaki insanın ekonomiye ne kadar uzak olduğunun bir göstergesidir analistin yemek programına katılımı. Çünkü ekonomiye yakın birisi için analistin evlilik programına bile katılması bir güven sorunu oluşturmaz. 

Aslında sütlaç tarifi yapan analistten sokaktaki insanın asıl talebi şudur: "Bize sütlaç yerine bu yorumları nasıl yaptığını anlat?" İşte uzmanın asıl rahatsızlığı buradadır. Çünkü analistler uyumlu olduklarını düşündükleri zihinsel yoğunlaşmaları ile yarattıkları yorumların yanlış bilgiler içerebileceğinin farkındadırlar. Çünkü herkesin bilebileceği gibi hiçbir bilgi o denli keskin; hiçbir çıkarım içine şans öğesi girmeden doğru çıkacak kadar kapsamlı değildir. Daha açık söylersek, eğer hastalar hastane odalarında ve ameliyatlarda yapılan hatalarla ilgili tam bilgi sahibi olsalardı; büyük olasılıkla birçoğu doktorlara güven duymazdı. 

Kısaca özetlersek sorun sütlaç tarifi meselesi değildir. Sorun bilgisizliğin her zaman biraz kuşku ve birazcık da tedbir için zemin hazırlamasıdır. Sokaktaki insanın bilgisizliği analisti günde yirmidört saat analiz yapmaya yönlendirir gibidir. Bunu göremediğinde ise sahip olduğu bilgisizlik onu kuşku ve tedbir güdüleriyle güvensizliğe iter. Bu nokta, sütlaç tarifi meselesinde olduğu gibi gerginlik zemininin oluştuğu noktadır. Bu nokta üç farklı davranış şekline sebebiyet verir. Ya sorunu kendisi çözer; ya kötümserliğe sokar; ya da sistemle olan tüm ilişkilerin koparılması sonucunu yaratır. Mesela bir tarihte olumsuz bir hisse senedi tecrübesi yaşayan biri bu üç tepkiden birini verecektir: Ya finansal okuryazarlığını arttıracak, ya hisse senetlerine karşı daima bir olumsuzlama içinde olacak, ya da hisse senetleri ile tüm ilgisini kesecektir. 

Finansal okuryazarlığın arttırılması gerekirken ülkemizde genel tepki nedense hep sistemle tüm bağları kopartmak ya da kötümserlik olmuştur. Bu tepki şekli maalesef yıllardır değişmemiştir; sütlaç meselesi ile de hala devam ettiği görülmektedir. O nedenledir ki, finansal okuryazarlığın önündeki en büyük engel "Yıllar önce hisse senedi aldım; çok zarar ettim; bir daha asla!" şeklindeki düşünce olduğu da asla unutulmamalıdır.

Kısaca özetlersek, diğer hiçbir şeye benzemeksizin, yatırım ne uzmana ne de tanrıya bırakılmayacak bir iştir!